Travma Sonrası El Yazısı Değişimleri
Bir insanın eli kalemi tutup sonra kalemi kağıda dokundurduğu an, aslında bedeninin tüm tarihi o noktaya taşınır. 19. yüzyılın ikinci yarısında Fransa ve Almanya’da şekillenmeye başlayan grafoloji geleneği, bunu tesadüf değil, bir bütünlük meselesi olarak görmüştür. Ludwig Klages’in kurduğu ekol, yazıyı parça parça harfler değil, kişinin ifade hareketinin (Ausdrucksbewegung) bütünsel bir izi olarak ele alır — tam da Gestalt psikolojisinin “bütün, parçaların toplamından fazladır” ilkesiyle aynı zeminde durur.
Travma sonrası stres üzerine yapılan nörobilimsel çalışmalar, travmanın dilsel/bilişsel hafızadan çok bedensel hafızada (somatik hafıza) depolandığını gösteriyor. El yazısı da bir bedensel hareket olduğu için, bu iz genelde kişinin farkında bile olmadığı bir şekilde kağıda yansır.

Orta avrupada bazı danışanların yazısı üzerinde aylar süren takip ve çalışma sonucunda, dışarıdan neredeyse fark edilemiyormuş gibi duran ancak grafoterapi açısından anlamlı değişimler gözlemlenmiştir. Grafoterapi grafoloji analizlerini önemser.
Kişisel gelişim, kişinin bilinçli olarak erişebildiği hedeflerle çalışır — motivasyon, alışkanlık, farkındalık. Grafoterapi ise bilinçdışı, bedene yerleşmiş kalıplarla çalışır. Gestalt terapisinin temel duruşu da tam olarak budur: kişinin henüz adlandıramadığı deneyimi, somut bir ifade aracı üzerinden görünür kılmak.
Bu nedenle grafoterapi, danışana “şunu yap, böyle hisset” diye yol göstermez; yazının kendisiyle birlikte, terapötik bir ilişkiyle, bastırılmış olanın fark edilmesine eşlik etder. Yazı, söylenemeyeni genelde sözden önce söyler. Mesele onu doğru okumayı bilmek — ve bunun, bir bakışta yapılabilecek kadar da kolay olmadığını da bilmek gerekir..
Anne Maria
