Skip links

Başlangıç Öyküm

Kendimle ilgili hatırladığım ilk hatıralarımdan biri, ahşap oturağın üzerinde dakikalarca oturup ellerimi ahşap oturağın önündeki dikdörtgen kutucuk içindeki pötibör bisküvilerine uzatmadan onları seyretmem ve acıkınca yemem sahnesidir.

GÜVENLİ ALAN ALARMLARI

Başlangıç Öyküm

Kendimle ilgili hatırladığım ilk hatıralarımdan biri, ahşap oturağın üzerinde dakikalarca oturup ellerimi ahşap oturağın önündeki dikdörtgen kutucuk içindeki pötibör bisküvilerine uzatmadan onları seyretmem ve acıkınca yemem sahnesidir.

Hep anlatırdı annem; beni hoppalaya koyup televizyonun önüne bıraktıklarını, koşa koşa vardiya değişimine gittiklerini, babamın ehliyet kursuna gittiğini, karı koca dansa gittiklerini ve benim evde hoppala üstünde televizyonla baş başa kaldığımı.

Çok uslu bir bebek ve çocukmuşum. Yat deyince yatan…

Hatırlıyorum da, beynimin içinde, gözlerimin önünde, kulaklarımın içinde sesler ve rengârenk konuşan, uçsuz bucaksız bir başka dünya vardı. Belki de bu kadar beklerken yalnızlığıma arkadaş olan nur yüzlü mahlukattı onlar. Nereden bileyim bunların hayal ürünü olduğunu?

Gerçeklik algım daha gelişmeden hayal âleminin sonsuz kapıları zihnimde çoktan açılmıştı bile.

Beklemek… Onu dahi bilmiyordum.
Bekleme eylemi içinde olduğumu…

Dokunsal ve görsel algılarım gelişirken işitsel yönümün nedense baskılanmış olduğunu yıllar sonra fark edecektim.

Dokunmayı, bağ kurmayı severdim. Bağ kurduğum hiçbir nesneden çabucak vazgeçemezdim.

Kalemleri ve kâğıdı kaç yaşımda keşfettim bilmiyorum. Ama anneme daima teşekkür ederim; bana kitapları sevdirdiği için.

Kalem, kâğıt kokusu…
Tabiatın, çiçeklerin, gökyüzünün, rüzgârın, suyun kokusu…

Kuşların gözleri…
Salyangozların parlak yolları ve oradaki uzay yolculuğum…

“Beni al, beni al” diyen market reyonundaki kalem sesleri…

Her şey benimle konuşup çok renkli, uçsuz bucaksız bir hayal dünyası sunarken ben sessiz ve yavaş konuşan bir çocuktum.

Hatta önceleri hayal dünyamı büyüklerin de görebildiğini zannederdim. Meğer onların böyle bir yetisi yokmuş.

Kelimeleri öğrenirken karıştırırdım. Babam çok sertti. Kızardı. Belki de disiplin için döverdi. Anneme âşıktı ama çok kavga ederlerdi. Bazen de çok mutlu olurlardı.

Ben odamı, masamı, kalemlerimi, boyaların renklerini çok severdim. Kuru boya kalemlerimi koklardım. Camdan dışarıyı seyrederdim. Cama yansıyan yüzümü de.

Dışarıda koşturan insanlar, yağmurun görüntüsü,gunes ve gölgeler. Gece ve yıldızlar. Karanlığın gündüze olan farkı.

Ne kadar keşfedecek şey vardı etrafımda.

Bana ait bir dünyamda, güvenli alan olan ailemden uzaktaydım aslında.

Annemin beni kucağına alıp sevdiğini hatırlamam. En yakın olduğumuz zamanlar saçımı belik ördüğü dakikalardı.

Disiplinin, temizliğin, başarının, tek olmanın, çalışkanlığın, dürüstlüğün ve düzenli, muhteşem bir hayatın var olduğu bir evde, kelimeleri şaşıran bir kız çocuğu büyüyordu.

Kelimeleri içselleştirmediysem, onlarla yeterince bağ kuramadıysam kalıcı olmuyorlardı. Uçup gidiyorlardı aklımdan.

Sahi, bu tesbih miydi, tepsi miydi?

Tepsi nasıl bir şeydi?

Hay Allah, olmadı yine…

Etrafında seni zorlayan, yarıştıran, mükemmel olmanı isteyen ebeveynler…

Onlar da haklılardı. Kendileri kolay ve çabuk öğrenip yıllarca unutmazken, onların çocuğu neden çabuk öğrenemiyordu?

Annemle babam oldukça disiplinli bir eğitim almışlardı. Aynısını bana da uygulamaları pek tabiydi…

Oysa ben oyunu seçen küçük bir kızdım. Hiç acelem yoktu. Sorgulanmak, daraltılmak, yapmam gereken bir iş için zaman tutulması bana göre değildi.

Tozpembe hayallerim birikmişti de birikmişti. Oynamalıydım.

Tesbihe tepsi desem ne olurdu?

Belki de büyükler yanlış biliyordu.

Hayallerime direndikçe öğrenmeye de direniyormuşum farkında olmadan.

Nereden bilebilirdim ki çocukluktan çıkmak istemediğimi?

Büyümeye bu kadar zorlanmamın beni olumsuz etkileyeceğini?

Peki ben sorunlu muydum?

Ailemin yanlışlarını mı yükleniyordum?

Disleksi miydim?

Özel öğrenme güçlüğüm mü vardı?

Dokunsal veya içe dönük bir çocuk olmam niye sorun ve telaş konusuydu?

Neden çocuklar normal veya değil diye ayrılıyordu?

Ailem de 1970’lerde hiçbir tanıyı zaten bilmiyordu. Haklılardı. Kendi doğrularıyla, kendi çocuklarını, kendi hayalleriyle ve yükleriyle yetiştirme gayretindeydiler.

Anne Maria…

error: Content is protected !!
Explore
Drag